öfke anıtımdan

Ocak 18, 2008

 

/köy göründü, artık ölmelisin kılavuz/

 

Dalgalar! Yükselin, yükselin ve bileyin hançerlerinizi.

Dağlar! Sökülün yerlerinizden, vaveylanızla titretin dört bir yanı.

Yılanın ve baldıranın zehriyle kazıdım taşlara nakış nakış çatık kaşlarımı.

Ve çatısı kuruldu nefretin tüm görkemiyle yalnızlığın çıkık omuzlarına…

Alnı üç ayrı yerden benekli kadının hezeyanlarından aşırmıştım seni. Dağlar raksa örselendi parmaklarının zoruyla, sinek kanatlarıyla yelpazeler oldum güzelliğini. Koy elini vicdansızlığına da söyle, benden firar ile bende olmadı mı memleketim?

Ayağını kaydırmıştılar tutağımın, omuzlanırken doğrulmuştu tabutta; ikiz hasrete tekil garazkâr söylevlerle lavlaşmıştı şahikasından söndürülmüş dağların. Ani soğumayla donup kalan köpürüşüm hortladı, geçmişine yetmiş yama vurduğum aşka, yedi taka derinliklerinden. Soğuk vücuduma kapanan yer altı mahlukları, kulak tırmalayan sevinç çığlıklarıyla uyandırdılar beni merhametten. Balıklar kenti yalnız ölüyken tanırlar. Çırpınıp dur karayı paylayan kucağımın yokluğunda.

Dudaklarıma fısıldadığım dil dolanmalarından söke söke koparıp, son kuvvetimle sayhasını dörtnala koşturduğum sevdanın bulutsu planetinde; cin çarpmış fırtınalarla el ele tutuşarak, gece kanlarıyla esmerleşen yüzünün yâdını yıldırımlarla yarıyorum şak şak. Cirminle cürmün tezat anaforunu çeviriyor olmalı vartalarında son sürat.

Ne de çabuk alıştın da bulmuyorsun artık taşlaşmış ışık girdaplarına adanan parıltı isyancıklarını. Karanlığa düşmandın oysa, çirkinlikle bir kılar diye adil kılıncı.

Yankısı olmayan kuyulara, uğultusuz bir semanın uğultusu şahitliğinde saldım da seni kesiverdim ipini. Yitirmişsindir güzelliğini. Sekerâtında yakası açılmamış bağırtılar çatırdatıyor direğini. Kes sesini ey sema! Sağır mı kesildin homurdanışıma? Böyle olduğuna solunca daha bir acır insan, toprağa devrilip düşeni sorgula biraz.

Dalı dili olunca kinin, ızdırap kök saldı ve atşına ateş boşaldı iki “c”min kıldan inceliğinde öfkemin kudurmuşluğuna. Rüzgarın sillesiyle kızarıp, istemeyişin soğukluğu nezaretinde titreyerek kovuluveren yapraklarla bezeli kahır pergeline., heyulanı çevirttim. Çekiştirip durma şefkatimi boş yere.

Lokomotifçe iz kaybettiremeyişin çaresizliğiyle kaçarken sen, ardın sıra ifritlerle donatılmış korkularının sekişine; duvarların tiksinerek silkindiği kahkahalar çınlatıyorum, yazılı sayfaların sesini boğan iki kapağın kucaklaşması ertesinde. Lanet ayinlerinde; anbean hayatıma yaldızlamış olduğum, miliminde koca miller boğdurduğum adına,  bedduanın korkan tırnaklarını geçirdim yuvasına kindâr gözlerle.

Arzunun nabzında parmak uçlarını titretirken tılsımın, olabilirliği deşişine diş bileyip nefes nefese kalmış pençelerimle soluyorum.

Kim ne eder sana, bilmem kaç mesafe zırhında!? Acemi ellerinin kaba inişlerle karaladığı karikatürün hatlarından yumuşamayan mameliğimi zerre zerre taşlaştırdım da, surlarını sarsıyorum topal yolların.

Hırsla saldığım kızgın kuduz damarlarının üstüne üstüne gelmesi mi ürküten seni? Sonucu olduğunun sebebi olman, katili olduğunun cinayetine kurban gitmen gibiydi aslında.  Huysuzluğun neden? Anlasana, kısasa kısas. Uzat boynunu, kanına kına yakıyor şeytanlar.

Yetti söyletme gayrı, isrâfil sanır mezarların. Daha zaman var mahşerine.

 

Yorum Yazın

*
Resimdeki kelimeyi asagidaki kutuya yazin..
Click to hear an audio file of the anti-spam word