bir yolcunun hatıra defteri [filistin]
Ocak 1, 2009
Hayali bir yolculuk bu, yeni çıktığımız. Henüz yolun başındayız, sonunun nereye varacağını bilmiyoruz. Ümit ediyoruz aydınlığa çıksın! Yolculuk iÅŸte. Bir yolcu bir yol. Birbirinden ayrı düÅŸünülemez. BaÅŸta da dedik ya, hayali bir yolculuk bu. Gözlerimizi kapatıyor ve “varmak istediÄŸimiz yer”e varıyoruz hayalimizde. Kimi zaman gözyaşına tanıklık edeceÄŸiz. Kimi zaman acı ve kedere. Bazen bir çocuÄŸun oyuncağını göreceÄŸiz hayali dürbünümüzle. Bazen bedeni paramparça olmuÅŸ bir kadına aÄŸlayacağız. Yol ve hayal. Yol bizim hayal bizim. Öyleyse “vakit geç olmadan” kapatalım gözlerimizi ve baÅŸlayalım yolculuÄŸumuza…
Burası Filistin. Kan ve gözyaşının eksik olmadığı, küçük bedenlerin tonlarca bombayla paramparça olduÄŸu “yitik sevdamız.” Sözlerin bir anlam taşımadığı, sessizliÄŸin bir çığlık gibi gecenin ortasına döküldüÄŸü yer burası… Burası Filistin. Tarihin en kanlı sayfası. Bitmeyen savaÅŸların ve gözyaşının sıradan sayıldığı “uzak ülkemiz.” Kan pıhtısıyla incecik bedenlere nakÅŸedilmiÅŸ görkemli haritanın en parlak, en altın sarısı köÅŸesi…
Åžu elinde bir sapanla koÅŸuÅŸturan çocuÄŸun adı Ahmed. Babasını hiç tanıyamamış Ahmed. O daha küçük bir bebekken babası, pek çok kardeÅŸi gibi sebepsiz yere tutuklanıp “iÅŸgal ve zulüm devleti”nin bilinmeyen bir yerine götürülmüÅŸ, o günden sonra da bir haber alan olmamış. Babasızlığı en iyi Ahmed bilir. Bilir, zira babası yerine sımsıkı sarıldığı küçük sapanıdır…
“Bize en deÄŸerli oyuncağını verir misin?” diyoruz. Hayatta bir kere olsun korkusuzca “kendi sokağı”nda yürüyememiÅŸ Ahmed, naif, bir kuÅŸ gibi ürküyor önce. Kadim bir mirasın habercisi olarak geldiÄŸimizi ve bir hayal dürbünüyle onu izlediÄŸimizi söylediÄŸimizde susuyor. Sonra yaÄŸmurlu gözleriyle gülümsüyor. Başını sallıyor…
Gözleriyle “Bakın,” deyip yere eÄŸiliyor. Bir avuç küçük taşı tek tek toplayıp ayaÄŸa kalkıyor. Sırtı bize dönük. Sırtı bize dönük olduÄŸu için ne yaptığını anlayamıyoruz. “İşte bunlar…” diyor yüzünü çevirirken vakurla. Ve gözlerimiz yaÅŸarıyor. Uzun zamandır aÄŸlamayı beceremeyen ruhlarımız kaskatı kesiliyor buruÅŸuk bedenlerimizin içinde. Tüm “yolcular” gözgöze geliyoruz o an. Rahmet, bakışlarından dökülüyor kimi yol arkadaÅŸlarımızın. Zira gördüklerimiz tokat gibi çarpıyor yüzümüze: Elliden fazla küçük taÅŸ ve lastikle baÄŸlanmış bir sapan…
“Bizi Mescid-i Aqsa’ya götür diyoruz,” kendimize geldiÄŸimizde. “Altın Kubbe’yi de görmek istiyoruz,” demeyi ihmal etmiyoruz. EÄŸip başını susuyor. Bir gözyaşı fışkırıyor ruhundan, içini yakıp kavurduÄŸunu bildiÄŸimiz. Eliyle mahalleyi ikiye ayıran bir duvarı göstererek “Orda. Bugün görmek yasak…” diyor. Ne diyeceÄŸimizi bilmiyoruz. Oraların “bizim” olduÄŸunu sanıyorduk. DeÄŸilmiÅŸ.
Bizim ama biz göremiyoruz. Bizim ama bizim deÄŸil. Bizim ama baÅŸkası hükmediyor. Kendi topraklarımızda esirliÄŸi yaşıyormuÅŸuz. Uzaklardan, çok uzaklardan bakınca ne kadar da rahattık. Üzülürdük bazen ama bir ÅŸey yapmazdık. Üzülür ama onları suçlardık çoÄŸu zaman. Üzülürdük ama görmezden gelirdik. Üzülürdük ama boÄŸazımızdan kısıp bir yardımda bulunmayı kendimize yakıştırmadığımız gibi, “Sanki Allah’ın askere ihtiyacı var! Kendi kendilerini vazifelendirip Allah’ın ismini koruduklarını iddia ediyorlar. Allah istese belaları def ederdi. Demek istemiyor. Yaptıkları hataların bedelini ödesinler paÅŸa paÅŸa,” derdik. Derdik, diyoruz ve belki de diyeceÄŸiz…
Ahmed bize bakıyor biz ona. Susuyoruz. SuçluluÄŸumuzun bilincindeyiz belki de ilk kez. “Ne çok ihmal etmiÅŸiz kardeÅŸlerimizi, eyvah!” diyoruz içimizden. “Ne çok ihmal etmiÅŸiz kardeÅŸlerimizi…” Ah bir bilseydik oralarda kardeÅŸlerimiz olduÄŸunu. Yaşıtlarımızın tek tek toprağın bedenine bir yaÄŸmur damlası gibi döküldüÄŸünü. Genç kızların ürkek kuÅŸlar gibi doya doya gökyüzünü dahi seyredemediÄŸini. Küçük çocukların en eÄŸerli eÅŸyalarının bir sapan ve birkaç küçük taÅŸ olduÄŸunu. Ve dahası burada çocukların çabuk yaÅŸlandığını…
“Siz ‘ordan’ geliyorsunuz, biliyorum,” diyor Ahmed. Ordan, evet ordan geliyoruz Ahmed’im. Åžu seni, bir füzeyle paramparça edilen Åžeyh Ahmet’leri, üzerinden tanklarla geçilen kadınları, ölüm kusan bir silahtan sakınmak için birbirinin arkasına sığınan baba ile oÄŸlu “unutanların” ülkesi. Orası iÅŸte.
Ve Ahmed’in kuru dudakları oynamaya baÅŸlıyor. Her biri yüreÄŸimize bir kurÅŸun gibi saplanıyor cümlelerin. AÄŸlıyoruz bazen birbirimizin yüzüne bakarken. Ve susuyoruz, ta ezelden beridir susmuÅŸuz gibi. Lafla deÄŸilmiÅŸ kardeÅŸlik, öÄŸreniyoruz. Üzülerek bitmiyormuÅŸ çocukların ölümleri. Vicdansız tankların ölüm yaÄŸdırdığı ÅŸehirlerin çığlığını televizyondan izleyerek ya da radyoda dinleyerek duyamıyormuÅŸuz. Ahmed konuÅŸuyor biz susuyoruz. Takatimiz yok konuÅŸmaya. Zira çok konuÅŸtuk ÅŸimdi “dinleme ve anlama zamanı.”
“Siz ‘ordan’ geliyorsunuz, biliyorum. Biz ne çok sahip çıkmasını beklediÄŸimiz ama bizi en çok hayal kırıklığına uÄŸratan yerden geliyorsunuz. Bize terörist dediniz siz de, tam ‘ölüm devleti’nin istediÄŸi gibi. Siz rahat yataklarınızda uyurken ve ‘Elhamdülillah Müslüman’ım!’ deyip kendi kendinizi aklamaya çalışırken, benim babam ve hepimizin, tüm çocukların babaları ya bir tankın altında ‘son uyku’sunu alıyordu ya da bilinmeyen bir zindanın herhangi bir yerinde ölümü bekliyordu. Hani biz kardeÅŸtik? Benim en güzel oyuncağımı sordunuz. Ben size çakıl taÅŸlarını gösterdim. Evet, benim en deÄŸerli oyuncağım taÅŸlarımdır! Sizin çocuklarınızın oyuncaklarına yer bulamamaktan ÅŸikâyetçi olduÄŸunuzu ve çocuklarınızın bunların hiçbirine bakmayıp, her gün bir baÅŸka ÅŸeye yöneldiÄŸini bir efsane gibi anlatıyoruz biz çocuklar kendi aramızda. Oysa biz gözümüzü açtığımızdan beri koynumuzda sapanımızla uyuruz. Sizin için bir anlam ifade etmese de…”
Bir çocuk deÄŸil Ahmed. Bir filozof. Batı’nın kendini beÄŸenmiÅŸ filozoflarının aksine ne kadar da sade ve temiz. Göz bebeklerindeki, bazen fark ettiÄŸimiz nefret ve hayal kırıklığı içimizi burksa da, biz O’nun gelmiÅŸ geçmiÅŸ en iyi filozof olduÄŸunu biliyoruz! Devam ediyor, küçük bedenli büyük yürekli, filozofumuz…
“Kudüs aÄŸlıyor haberiniz var mı? Günde beÅŸ vakit deÄŸil yirmi dört vakit aÄŸlıyor. ÖzgürlüÄŸümüzü ve dahası yaÅŸama hakkımızı elimizden almak istiyor bir ‘yedi baÅŸlı yılan.’ Selahaddin’in Kürt torunları, Yavuz Sultan Selim’in Türk torunları hani nerdeler? Kudüs’ü Kürtlere emanet bırakmadı mı Selahaddin? Sultan Selim baÅŸtanbaÅŸa dolaşıp haritayı, varmadı mı buralara? Ve onun nesli yüzyıllar boyu korumadı mı Peygamber-i ZiÅŸan’ın miraca yükseldiÄŸi camiyi? Åžimdi niye kimse korumuyor? Altı oyuluyor caminin. Müze yapılıyor sahabe efendilerimizin mezarlığı. Bıkmadınız mı ey sağır ve dilsiz Müslümanlar? Bıkmadınız mı ruhlarınıza sinmiÅŸ korkaklıktan? Bıkmadınız mı bu can yakan suskunluktan?..”


Yorum Yazın